12 Haz 2012

ZİLE TARİHİ (Birinci Kısım) "ARİF KILIÇ"


            ZİLE TARİHİ'ni yazarken iki kısma ayırmak gerekir :

            1 - BİRİNCİ KISIM : İslâmiyet'ten önceki devir.

            2 - İKİNCİ KISIM : 1073 tarihinden sonraki Müslüman Türkler'in işgaliyle başlıyan devir.

            Birinci devreye ait vesikalar uzun asırların tahribine uğramış, yolumuzu lâyıkiyle aydınlatacak kaynaklar yok denecek kadar azalmıştır.

            İkinci devrenin kaynakları da cehaletin, ilgisizliğin kurbanı olmuşsa da birinci devreye nisbetle biraz daha fazla işimize yarar vesika bulabiliyoruz.

            Esefle arzedeyim ki : Bilgiye ve ilmî vesikalara karşı halâ aynı ilgisizlik mevcuttur. Kasabamızda bir irfan hazinesi var : Kütüphane. Ecdat armağanı olan bu kütüphane bugün gereği gibi faydalanılamayan bir kitap deposu halindedir.
Vaktiyle kendi elimle kütüphaneye kaydettiğim 600 sene önce yazılmış bir eseri tekrar görmek istedim. İçim yanarak yazıyorum : O kitaptan tek bir yaprak kalmış, diğer kısmını fareler yemiştir. Bu kitap hiçbir kütüphanede bulunması mümkün olmayan çok değerli, ayni zamanda ZİLE TARİHİ ile ilgili bir eserdir.

            Daha önceki yıllarda eserin tercümesini yaptığım için konumuzla ilgili kısımlarını sırası geldikçe arz edeceğim. Bu tercüme şimdi yanımdadır. Bununla beraber yine mühim bir ziyandır. Bu olayda memurun hiçbir kabahati olmadığına eminim. Kabahat binada ve genel ilgisizliktedir.

            Bir memleketin irfan seviyesi kütüphanesine gösterilen ilgi ile ölçülür. Önce hademesiz kütüphane olmaz. Memur kitap vermeye kalkınca kitap okuyan çocuk elindeki kitabın haritasını veya bir resmini söker alır. Bunu yirmi senelik tecrübeme dayanarak yazıyorum.

            Zavallı bilgi hazinesi ne kasaba eşrafından (Yani zengininden) ne de ilgili dâirelerden hiç ilgi grmüyor. Ne ise ki ilim ve fazilet aşıkı Kaymakamımız Mehmet GÜÇLÜ'nün himmetleriyle şimdilik bu dertten kurtulmak ümidine kavuştuk. Kütüphane yeni binasına taşındığı an Zile için mutlu bir gün olacaktır. ZİLE TARİHİ'ni yazarken sırası gelince bu konuya döneceğim. Şimdi ZİLE TARİHİ'nin Birinci Kısmı'na başlayabiliriz.


Birinci Kısım

            Zile için; Milât'tan 50 sene önce ölen Amasyalı STRABON Zile'mizin eski bir şehir olup, Ninova Hâkimesi SEMİRAMİS tarafından yaptırıldığını yazıyor. Semiramis güzel bir câriye iken BELH şehrinin kuşatılması sırasında gösterdiği dirayet ve yiğitlik sayesinde şehir zaptedilmiştir. Bu suretle Âsur Hükümdarı Ninus'un teveccühünü kazanmış ve Ninus'la evlenmiştir.
 Milât'tan önce 1916 yılında kocası Ninus'u zehirleyerek, onun yerine Âsur hükümdarı olmuştur. Bu hesaba göre Zile'miz (4000) senelik bir tarihi sinesinde saklamaktadır.

            Amasya Tarihi de bu kasabanın Harkar Han tarafından yapıldığını, muhterem anlamına gelen SILAY adının verildiğini, zamanla ZELA, ZİLE şeklini aldığını yazıyor. Ali Danışmend Tarihi'nde, Mirkatel Cihat'ta Zile'den KIRKIRİYE adıyla bahsediliyor. Harkar Han'ın yaptırmış olması ihtimalinden, kasabanın bu ismi aldığını ileri sürenler var. Kasabamızın ismi hakkında başka rivayetler varsa da hiç birisi tatmin edici değildir. Belki de Zile Kalesi'nin Roma Kumandanı Sulla tarafından yaptırılması bu ismin kullanılmasına sebep oluyor. Yahut ta Omanos Mabedi'nin bulunmasından dolayı muhterem manasına gelen Silla denmiş, zamanla Zela - Zile şeklini almıştır.

            Hülâsa : ZİLE kelimesi hakkında kesin bir hüküm vermek durumunda değiliz. Yalnız, Strabon'un en eski tarihçi olması, kendisinin de Amasyalı bulunması; eserinde de ZİLE ismini kullanması bu kelimenin çok eskiden beri kullanıldığına delâlet eder. Son zamanlarda Zile'nin 20 km doğusunda Küçük İsa Köyü'nde bulunan vesikaların tetkik yazısında Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu ve yine aynı buluntulara dayanan   Anadolu adlı eserinde Şemsettin Günaltay Eti Medeniyeti'nin buralara yayıldığını kaydediyorlar.

            Şemsettin Günaltay'ın beyanına göre Eti Medeniyeti'nin buralara kadar yayılmadığı hakkında tarihçiler arasında ihtilâflar mevcutmuş. Zile'den çıkan seramikler bu ihtilâfı kaldırmış, bu itibarla da tarihî ehemmiyeti çok büyükmüş.

            O sıralarda Zile'de daha önemli araştırmaların yapılacağı hakkında bazı teşebbüslerin olduğunu görüyoruz. Bu yolda yapılacak teşebbüsün Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ilgililere bildirilmesi bizleri hayli sevindirmiştir. Fakat, nedense tekrar kazı yapılmasına lüzum görülmiyerek bu kıymetli hazinelerin yeraltında kalması ile çalışmalara son verilmiştir.

            Şimdilik Eti Devri'ne ait bir şey yazacak durumda değiliz. Çünkü bu tarihî devri aydınlatacak vesikalar şimdilik yer altındadır. Temennimiz bu kıymetli vesikaların imkân nisbetinde mütehassıslar tarafından tetkik edilmesidir. Biz, yalnız elde mevcut vesikalara dayanan bilgileri izaha çalışacağız.
  Bir zamanlar kasabamız, ENAlTlS MEZHEBİ diye garip ve esası fuhşa dayanan bir mezhebin merkezi olmuş; insanın tenasül uzvuna tapan bu mezhep salikleri çoğalmıştır. Senenin Kasım ayının ilk gününden başlıyarak bir ay müddetle her taraftan kasabanın mabedini ziyarete gelirlerdi. Bu ziyaretler kasabamızda ticarî inkişafa sebep olmuş ve seneler, hatta asırlarca ZİLE PANAYIRI şeklinde devam etmiştir.

            Toplantılar, adı geçen mâbedin civarında yapıldığı için kilise manasına gelen DEYR kelimesi zamanla DERİ şekline çevrilmiştir. Hâlâ o mevkie Deri Yeri denilmektedir. O civarda bulunan bazı taşlar bu mabet hakkında az da olsa bilgi vermektedir. Bütün Zileliler'in bildiği Bekimiş Taşı adı geçen mâbet kalıntılarındandır.
 Panayır, bugünün fuarları kadar önemli olarak yakın zamanlara kadar devam etmiştir. Hicrî 1272, Milâdî 1854 yılında Zile'de çıkan büyük yangında pek çok ticaret eşyası yanmış, pek çok kimseler iflâs etmiştir. Bu olaydan sonra Zile Panayırı eski kuvvetini kaybetmiştir. Bugünkü panayır, zamanının en üstün fuarlarına denk bir tarihe sahiptir. Yukarıda adı geçen Enaitis Mezhebi'nin tarih kaynaklarını ve geçirdiği devirleri lâyıkiyle bilemiyoruz. Yalnız bu mezhebin Hıristiyanlığın çıkışına kadar devam ettiği biliniyor. Tevhit dini olan Hıristiyanlık çıkınca bu mezhep de kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Bir zamanlar kasabamızda taç giyen bu mezhep mensupları tarafından Zile'mizin idare edildiği eski kaynaklarda yazılıdır.

            Nino'yanın sükûtundan sonra kasabamızın Asur hâkimiyetinden kurtulması  ve sonraki devirleri aydınlatan bir vesikaya rastlamadık. Yalnız M.Ö. 548 tarihinde kasabamızı İran hâkimiyetinde görüyoruz. Sonraları İran Hükümdarı Dârâ'nın     Büyük İskender'e mağlûp olması ile bütün İran ülkeleriyle birlikte kasabamız da  İskender'in eline  geçmiş  bulunuyor. Büyük İskender de M. Ö. 323'de Bâbil'de öldüğü için İskender'in kumandanları arasında çıkan harplerde General Omets, Cappadoxia'yı   (Kapadokya) dolayısiyle Zile'yi idaresi altına almıştır.

            Fakat bu hal çok devam etmemiş, Omets mağlûp olmuştur. Bu sıradaki kargaşalıktan istifade eden Kapadokya da bağımsız kalmıştır. Sonra zamanın    Pontus Kralı bulunan Mithridates VII. Kapadokya Hükümdarı  Arbaran VIII.'i mağlûp ederek Kapadokya'yı eline geçirmiştir. (Mithridat, Büyük lâkabiyle anılır. Çok bilgindir. Tarihçiler bunun 22 lisan bildiğini yazarlar.) Bu olay üzerine Kapadokyalılar Roma'dan yardım istemişlerdir. Roma'dan gelen kuvyetli bir ordu Mitridat'ı mağlûp ederek Kapadokya'yı zaptetmiştir. Mithridat da eniştesi Diyarbakır Kralı Tifran'dan yardım istemiştir. Diyarbakır kuvvetleriyle birlikte Romalılar'ı yenmiş, 100.000 kadar Romalı kesmiştir. (M.Ö. 99) Mitridat birkaç defa Romalılar'la savaş yapmış, hepsinde de Roma ordularını yenmiştir. Fakat, Roma Kumandanı Sulla ordusuyla Mithridates'ı mağlûp  etmiş,    Kapadokya'yı tamamen istilâ etmiştir. Roma'da çıkan karışıklıklarda Sulla dönmüştür. M.Ö. 79'da Sulla'nın ölümü üzerine Mitridat Roma Kumandanı Tiyanos'u mağlûp ederek yine bu    topraklara sahip olmuştur.

            Tiyanos'un yenilmesiyle başlayan Mitridat'ın ikinci hâkimiyeti çok sürmedi. Meşhur Roma Kumandanı Pompeys kuvvetli bir ordu ile gelerek bütün Anadolu'yu bu arada Kapadokya'yı istilâ etmiştir. Mithridates, Pompeys tarafından tamamen muhasara altına alınınca artık kurtuluş imkânları kalmamış, kendisini zehirlemek istemiştir. Daha evvelce düşmanları tarafından zehirlenmemesi için kendisini azar azar zehire alıştırdığından bu defa yuttuğu zehirler tesirsiz kalmıştır.

            Nihayet Mitridat kendi kölelerinden birisine kılıç vererek kendini  öldürtmüştür. (M.Ö. 63) Mithridates'ın ölümünden sonra oğlu Farnas (Pharnaces II) Romalılar'ın himayesini kabul etmiş, Roma namına Sivas ve Kayseri havalisinden ibaret olan Kapadokya'ya hâkim olmuştur. Az bir müddet sonra Kayser'le Pompeys arasında çıkan ihtilâftan istifade ederek Farnas istiklâlini ilân etmiş, Roma'yı tanımamıştır. Farnas üzerine gönderilen Roma ordusu da yenilmiş olduğundan Farnas Roma'ya kafa tutmaya başlamıştır. Bu defa Roma'dan gelen kuvvetli bir ordu Farnas'ı yenmiş ve bu suretle de Zile'de Pontus hâkimiyetine son verilmiştir.

            Romalılar'la Pontuslular arasında cereyan eden iki harp Zile'de vukua gelmiş, birisinde Pontuslular ve diğerinde de Romalılar galip olmuşlardır. Ağızdan ağıza gelen haberlerde Zile'nin güneyindeki Haman Tepesi denilen mevkide Mithridat'ın sarayının bulunduğuna rivayet edilmektedir. Hicrî 600 tarihinde yapılan bir vakfiyede burasının adı Aksaray olarak yazılıdır.

            Roma Kumandanı Pompeys buranın ehemmiyetini nazarı itibara alarak bir çok nahiyeler ilâve ederek Zile'yi bir eyalet merkezi haline getirmiştir. Zile Kalesi'nin bu sıralarda yapıldığı tahmin ediliyor.

            Tarihte meşhur olan ve darbı mesel haline gelen (Veni - Vidi - Vici) yani (Geldim - Gördüm - Yendim) manâsına gelen mektuplarla Sezar (Lâtinler Kesar derler.) Zile galibiyetinden sonra Roma'yı zaferleriyle haberdar etmiştir. M.Ö. 42 tarihinde Sezar'ın ölümü ile Roma'da çıkan karışıklıklardan istifade ederek kasabamız SENA tarafından zapt edilmişse de pek az sonra yine Romalılar tarafından istirdat edilmiştir.

            Zile uzun müddet Roma idaresinde eyalet merkezi (Vali Umumilik) halinde kalmıştır. Milât'tan 241 sene sonra İran'da saltanat süren Sasaniyan hükümdarlarından Ardeşir'in oğlu Şapur Romalılar'a harp açmış ve Urfa civarında yapılan muharebede Roma İmparatoru Valeryanus'u yenerek Kilikya, Kapadokya, Arap Yarımadası'nın mühim bir kısmını eline geçirmiştir. Sonraları Keykubat Şarkî Roma İmparatoru'na mağlûp olmuş ve bu ülkeler Şarkî Roma'nın eline geçmiştir. Daha sonraları İran hükümdarı Nuşirevan Husrev Şarkî Roma ordularını yenmiş, bu toprakları zaptetmiş, aynı zamanda senede 30.000 altın vergi almak suretiyle   Bizanslılarla sulh olmuştur.

            Nuşirevan'ın  ölümünden sonra yerine geçen torunu Perviz; Herakliyos'a mağlûp olmuş, bu memleketleri verdiği gibi kendi ana yurdundan da birçok yerleri terke  mecbur olmuştur. 1071 tarihine kadar Antalya'dan itibaren bütün Anadolu Bizanslılar'ın elinde kalmıştır.

            Zile tarihinin 1. devresine burada son vereceğiz. Bu devreyi aydınlatacak vesika yok denecek derecededir. Bin yılların tahribatı bütün vesikaları mahvetmiştir. Ne hikmetse her devirde tarih vesikalarına düşman gibi saldırmışlardır. Halâ da bu usul değişmiş değildir. Füzeler asrının bu tekâmülüne rağmen bizde bu düşmanlık iptilâ halindedir.

            Şimdi Muharrem Efendi kabristanına birkaç bina yapılıyor. Sözde kasabamız maddî inkişaf yoluna girmiş oluyor. Manevî zararımıza gelince hadsiz hesapsızdır. Koca ovada münasip bir yer yokmuş gibi uzun asırların yadigârını öldürmüşlerdir.
 Milât'tan evvelki devirlere ait Afrodit Enaitis Tapınağı'nın bulunduğu tahmin edilen yerler o mıntıkadır. Bazı emareler de mevcuttur. Bundan başka kasabamızın eski ailelerine, âlim ve şairlerine, devlet adamlarına ait mezar kitabelerinden eser kalmamıştır. Bu kıymetli tarih vesikaları kim bilir hangi hoyrat ellerin delâletiyle hangi kaldırım veya bina temeline konmuştur?
 Meselâ : Zile'mizde 1204 hicret yılında voyvodalık teessüs etmiştir. Tanzimat'tan sonra Zile'yi bütün kaza teşkilâtı mevcut olmasına rağmen Müdürlük olarak görüyoruz. Son voyvodaların güzel mezar taşları vardı. Geçenlerde o mıntıkayı gezdim. Bir tane yazılı taşa rastlamadım. Voyvodalığın hangi tarihe kadar devam ettiğinin canlı şahitleri yok olmuş.

            Yine Zile şâirlerini yazan iki yazardan her biri şâir Tâlibî'nin ölüm yılını ayrı ayrı gösteriyorlar. Bunlar arasında hakemlik vazifesini görecek olan Tâlibî'nin mezar kitabesi kaybolmuş. 30 sene kadar evvel hu kitabenin bir suretini almıştım . Eğer bendeki surette zayi olmuşsa bu tarihî ihtilâf devam edip gidecektir. Artık olan olmuş, hiç olmazsa mevcut olanları genç ve münevver neslin ve bilhassa Kültür Derneği mensuplarının, Belediye'nin de yardımı ile bir araya toplamaları Zile'miz için büyük bir hizmet olur.

            ZİLE TARİHİ'nin birinci devresine ait genel mütalâa Milâdî birinci yüzyılda yaşayan meşhur Amasyalı Strabon, Zile'nin kendi zamanında ehemmiyetli bir ticaret merkezi olduğunu ve burada büyük bir panayırın kurulduğunu yazıyor. "Afrodit Enaitis Mezhebi'nin büyük tapınağı ile meşhur olan Zile'nin daha çok eski olduğu anlaşılmaktadır." diyor.

            Burada tahminen 20 yıl kadar önce büyük MATTİ'lere ait bir tablet bulunması Matişaş Devleti'nin hegemonyasını bu ülkelere kadar yaymış olduğu ihtimalini belirtmiştir. Zile ortasındaki KALE ile ÇAYPINAR'ın da pek eski olduğu anlaşılıyor. Çaypınar'ın Makedonyalı Büyük İskender tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Çaypınar'a gelen su yolunun Zincirli Kuyu Mevkii'ne kalenin içinden yeraltı su yolu mevcuttur. Tahminen 100 sene kadar evvel bu yeraltı yolunun 40 metre kadar indiğini eski ihtiyarlardan işitmiştim.
ZİLE Romalılar'la Pontus Kralı Mithridat arasında vukua gelen muharebelerin sahnesi olmakla da meşhurdur. Eski Pontus krallarının bir şatosu olan ĞAZi URA şatosu bugünkü Turhal'ın yanında idi. Şatonun dağ içinde oyulmuş yeraltı kısmı vardır. Buranın, Mithridates'ın hazinelerini saklamak için yaptırmış olduğu haber verilen mahzenlerden biri olduğu sanılmaktadır. Firikler'in de nüfus ve kültür sahalarının Turhal ve Zile taraflarına dayanmış olduğu buralarda bulunan Firik Seramikleri'nden anlaşılmaktadır. Bu devreye ait kasabamızda birçok lâtin kitabeleri, sütun başlıkları, koç heykeli, Bekimiş Taşı ve daha bazı kalıntılar vardır. Bilhassa Koçaş Köyü'nden getirilen ve şimdi Tokat Müzesi'nde bulunaıı KOÇ TAŞ ile Bekimiş Taşı, üzerlerinde ehemmiyetle durulmağa değer vesikalardandır.

KOÇ TAŞ
            Afrodit'in sembolleri : Koç, teke, güvercin, balık, selvi, mersin ve nar ağaçlarıdır. Hayvanlar, üremenin sembolüdür. Bitkiler de kısırlığı gidermek için kullanılır. Aııadolu'da yaşayan iptidaî dinlerin sembollerinden birisi olsa gerektir. Bu dinlerin hâlâ memleketimizde yaşayan kalıntıları mevcuttur. İbtidâî dinlerden birisi olan Şamanlık'tan kalma âdetler vardır. Meselâ : Bir adam herhangi bir hastalığa yakalanırsa Şaman'a başvururdu. Şaman da ona musallat olan kötü ruhlardan onu kurtarmak için garip usullere müracaat ederdi. Bugün de bir çok hastalar falcılara müracaat eder. O falcı da derya kurmak vesair usullerle hastayı kötü ruhların şerrinden kurtarmaya çalışır. Bir de ibtidaî dinlerde fetişçilik vardı. Fetişçilik, üzerinde taş ve madalyon gibi bir şey taşımak, bu suretle kötü ruhların şerrinden korunmaktır. Bugün de bu maksatla bilhassa çocuklara takılan boncuk, davun vesaire ile kapı eşiklerine çakılan nal parçaları, kabirlere adanan kurbanlar eski devrin kalıntılarındandır. Keza : önden kara kedi geçmesi, tavşan geçmesi şeameti hep o devreye ait izlerindendir.

            O devirlerde yağmur yağdırmak ve bol bereket elde etmek için baş vurulan usul şöyle idi : İnsanlar nasıl çocuk yetiştiriyorsa mahsulâtın da öylece üremesini temin için ekinlerin yetişme devrinde bütün kadın erkek tarlalarının başına gider ve orada herkes bir arada etraflarına da meşaleler yakarak merasimle çiftleşirlerdi. Ve bu hareketi de kutsal dinî ayinlerden sayarlardı. Mabetleri idare eden ruhanîler de bakire kızları mabetlere sokarlar, cinsî münasebette bulunurlardı.

            Bundan başka mahsulâtın artması için kurban kesmek   âdeti de  vardı. Mısırlılar'ın her sene Nil Irmağı'na adam kurban ettikleri gibi buralarda da kafileler halinde esirler ve mahpuslar kurban edilirdi. Kurbanların adedi ne kadar çok olursa bereketin de o kadar fazla olacağını itikat ederlerdi. Daha sonraları merasimle  mabetlere ve yatırlara hayvan kurban ederlerdi ki halâ zamanımızda yağmur için   türbelere kesilen kurbanlar bunların bakiyyesindendir. Bir de ölen kimsenin ruhunun   cenazenin çıktığı eve geleceğine inanılır ve ısınması için ateş yakılır. Karanlıkta  kalmaması için de ateşe fazla ziya verdirilirdi. Bizde de cenazenin çıktığı gün yıkandığı yere mum yakarlar ki bu âdetle ilgisi olsa gerektir. Bu geleneklerin hiç birisi Müslümanlık'ta yoktur.

            Eski devirlerde kabilenin reisleri babalar değil analardı. Ruhların da dişi olduğuna itikat ederlerdi. Onun için ilâhları da dişi idi. Keza Enaitis Mezhebi'nin Âlihe'si de dişi idi. O devirde her kadın ömründe hiç olmazsa bir kere kendini bir yabancının koynuna girmek zorunda bırakırdı. Onun için her kadın mabedin  avlusunda dolaşır, bir erkeğin onu bir saat için satın almasını bekler, sonra yaptığı  fahişelik mukabilinde kazandığı parayı ilâha adardı. Bunu yapmayan bir kadının kısır kalacağı sanılırdı. Ve bu yüzden bu kadın evlenmeye lâyık görülmezdi. Bu âdetin hüküm sürmesi yüzünden mabedin avlusu kocasız kadın ve bakire kızlarla dolar, ruhaniler de para mukabilinde kadınların istediğini yerine getirirlerdi. Bu  yüzden ruhanîler yâni din adamları büyük servetlere sahip olurlardı.

            Ruhanîler'in vazifeleri sıra ile taksim edilirdi. Bir kısmı, sabahleyin erkenden kalkar. Âlihe'lerini yıkarlar, bir kısmı ilâhî ve efsun okur, bir kısmı da mâbetin avlusunda bekleyen kısır kadınları gebe bırakmak vazifesiyle meşgul olurlardı. Bu yüzden ruhanîler o kadar servet yapmışlardı ki, Milât'tan 2800 yıl evvel bu dinî zümrenin karaborsacılığını önlemek için kanun yapılmıştır. Bu devrede insanlar harp gücünü artırmak için çoğalmak istiyorlar ve tenasül kuvvetini en yüksek ve ilâhi bir kuvvet sayıyorlardı. Bu yüzden de fuhuş mukaddes bir ibadet halini almıştır.
Anadolu'da da kadınlar
tek bir erkekle evlenmeden önce,
uzun yıllar Anaitis Tapınağı'nda serbest aşk yasarlardı.

 Zile tarihinin birinci devresine ait kalıntıların en mühimlerinden birisi de BEKİMİŞ TAŞI'dır. Eski ihtiyar bilginlerimiz, bu taşın Nuh Tufanı'ndan evvel mevcut olduğu ve  bunu kiliselerde bulunan, mai mukaddes - Kutsal Su Taşı olduğunu söylerler idi. Kiliseler ve kiliselerde kutsal suyun kullanılması Hıristiyanlığın zuhurundan   sonra başladığına göre bu taş Afrodit Enaitis Mezhebi'nin bakiyyesinden olduğu kuvvetle tahmin ediliyor. Çünkü bu taş çok iptidaî bir şekilde yapılmış, kaba saba bir şeydir. Hıristiyanlığın zuhurundan sonraki estetik zarafet yoktur. Bu taşa kadınlarımız tarafından kutsiyet izafe edilir. Bir şeyden korkan kadın, korkudan mütevellit bir hastalığa     yakalanmamak için bir kap ile su götürür, Bekimiş Taşı'nın içine kor ve içer. Kadınlarımızın yürek kalkması tâbir edilen korku hastalığına karşı öteden beri tedavi şekli   budur. Bu taşa izafe edilen kutsallık binlerce sene evveline aittir. Bu taşın Enaitis Mezhebi'ni ilgilendiren ve kadın tenasül uzvunu temsil eden bir şey olması lâzımdır. Enaitis Mezhebi'ne göre kadın fercine kudsiyet izafe edilidir ki bu taştaki kutsallık o devirlerin kalıntılarından olması kuvvetle muhtemeldir. Esası fuhşa dayanan Enaitis Mezhebi, hıristiyanlığın Anadoluya yayılmasına kadar devam etmiştir. Tapınak ve kilise mânasına gelen Deyr kelimesi zamanla tahrife uğrayarak deri şeklini almış ve halâ bu tapınağın mevcut olduğu tahmin edilen yere DERi YERİ denilmiştir. Her sene Kasım ayında yapılan ve kasabamızda DERİ denilen panayır, Strabon'un yazdığına göre o mevsimde yapılan bu mezhep mensuplarının umumî âyin toplantısının bir istihalesidir.

            Zile'mizin birinci devre tarihine burada son veriyoruz. Bu devrenin daha geniş bir şekilde aydınlanmasını gelecek nesle ve arkeologlara bırakıyoruz. Kazıların sonucunda elde edilecek seramikler, paralar ve kitabelere dayanacak daha ilmî mütehassıs araştırmaları Zile'mizin bu devresini daha geniş çapta aydınlatır. Gelecek yazılarımızda Zile'mizin İslâmî devrinden bahsedeceğiz.

            Bu devre için müracaat edilen eserler.

            1 - Kamusül Alâm
            2 - Büyük Tarihi Umumî - Ahmet Refik
            3 - Tarihî Umumî - Murat Bey
            4 - Anadolu - Şemsettin Günaltay
            5 - Küçük Asya - Şarl Teksiye (Charles Texier)
            6 - Dinler Tarihi - Ö. Rıza Doğrul
            7 - Dinler Tarihi - Hilmi Ömer Buda
            8 - Türk Ansiklopedisi
            9 - Ülkü Mecmuası - Şevket Aziz Kansu

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Zile ve civarının ön ve eski tarihine ait yeni buluntular. Ülkü, XVII, 99, 1941. s. 213-218 (T. Özgüçle birlikle).